Yaşamaya Dair Bir Akşam Hikayesi

16 Eylül 2011 Cuma 0 yorum

Dün yine bir akşam klasiği şeklinde işten evime döndüm, soyundum dökündüm ardından şarap peynir almak için Migros yollarına düştüm . Olağan bir akşamdı yollarda her gün görmeye alışkın olduğum dükkan önünde müşteri çağırmaya çalışan beyaz çoraplı kebapçı garsonları, elele sevgililer yaşlı pörsük teyzeler falan vardı. Börekçilerden sokağa yayılan ağır yağ ve hamur kokusu eşliğinde seyir halindeydim. Her akşam olduğu gibi Beşiktaş kalabalıktı.
Mümkün olduğunca hızlı ve konsantre bir şekilde şarabıma doğru yürüyordum. (Yürürken genelde ileri değil önüme bakarım) Migrosun kapısına yaklaştığımı biliyordum, kapının önünde bir kaç alışveriş arabası vardı onları itip yolumu açtım, ki tam o anda biri beni sol kolumdan tutup çekti. Böyle ani saldırı hallerinde çok gerilir saldırganlaşırım. Ayrıca gördüğünüz üzere durum hiç te hoş değil. Konsantrasyonumun zirvesindeyken zihin dünyamda uğradığım ani taciz beni haklı olarak sinirlendirmişti.
Burada belirtmeliyim ki prensipleri olan biriyimdir ve bunlardan asla taviz vermem. Bu prensiplerden biri de “şarabım ve benim arama girme cesareti gösteren kişinin cezalandırılması” yönündedir.
O saniye içinde işte bu prensip devreye girdi ve ben o beni tutup çeken kolu büktüm.
(Bu kısımdan sonraki ifadelerim erkekliğe “bok” sürdürmemek için biraz çelişkili olabilir kusuruma bakmayın )
Sonra karşımdakinin acı dolu yüzünü görünce üzüldüm insafa geldim ve büktüğüm kolu geri bıraktım.
(Aslında böyle olmadı, bir de baktım ki kolunu büktüğüm adam polis. Beni bir korku sardı sormayın hemen bıraktım tabi kolu)
Dedim ne ayaksın lan sen, ne diye tutuyorsun beni?
(Abi dedim çok özür dilerim bir yanlışlık oldu, dalmışım ben dedim)
Özür diledi kerata, kusura bakma abi dedi, bak dedi burada ölü var oradan yürüme diye şey etmiştim dedi. Tokatı bastım yüzüne.
( Ulan dedi “daltarak” görmüyo musun burada bariyer var niye burdan geçiyosun?)
“Şöyle bir kafamı kaldırınca adamın doğru söylediğini gördüm, Migrosun kapısı önünde bir amca yerde yatıyordu beli ki ölmüştü çünkü üstünde gazete kağıtları vardı.”
Tamam dedim uzatma, ben gördüm adamı üstünden atlayıp geçecektim.
(Valla hiç farkında değilim abi, inan kafam çok bozuktu öyle yürümüş gitmişim dedim)
Herneyse adamı geri ittirip yürü git lan dedim sonra yolu uzatıp diğer kapıdan içeri girdim.
(Bildiğiniz bıraksın diye yalvardım polise, aslında o da bırakacaktı ama sanırım korkutmak hoşuna gitti.)
İçerisi sıradandı, bildiğiniz market işte. Ama genel durum, daha doğrusu yaşadığım o duygu garipti. (tırsmaktan bahsetmiyorum o garip değil bariz kötüydü) Evet cidden sonu şans eseri iyi biten bir polis macerası yaşamıştım ama başka bir şey vardı ortada. Kalbimde başka bir his başka bir...devinim vardı.
Diyemem ki tanımadığım bir insanın ölümü beni üzdü. Hayır üzmedi.
Ama tüm o kompozisyon...
Yerde ölmüş bir adam, elleri mor mavi sarı karışımı, üstü gazete kağıtlarıyla kaplı. Yanından geçip giden onlarca insan. Kimisi domates seçiyor, kimi para üstü alıyor. Bense peynir reyonunu arıyorum.
Şov devam ediyordu.
Üzülenler üzülmeyenler meraklılar umursamazlar kuşlar böcekler soğuk granit yer kaplamaları ve yanıp sönen polis ışıkları...
Şov herkes için devam ediyordu. Bu kaçınılmazdı.
Ben şarabımı peynirimi aldım, önümdekilerin torbasındaysa kedi maması, deterjan ve meyve suyu vardı arkadaki çocuksa sadece iki tane çikolata almıştı. O alışveriş kuyruğunda herşey ironik şekilde sembolikti.
Farklı ihtiyaçlar içinde farklı insanlar olarak farklı yollarda hepimiz yaşamlarımıza devam ediyorduk ve ölüm hemen yanı başımızdaydı.
Kapıdan çıkıp oradan uzaklaştığımda biraz daha rahatlamıştım, o noktada iyice kavradım.
Geride bırakmalıydık, buna zorunluyduk.
Eğer ölmediysek, yaşamalıydık.

0 yorum:

 

©Copyright 2011 Taboo | TNB