Eskimeye Dair

1 Kasım 2011 Salı 0 yorum
Herkese günaydın,
(Günaydın dememe asla itimat etmeyin zira ben aslında halen uyuyorum)
Hiç girizgahı uzatmadan sizlerle dün akşam saatlerinden bu yana içinden bir türlü çıkamadığım bu lanetli ruh halimi paylaşmak istiyorum. Biliyorsunuz(ya da bilmiyorsunuz) ben işten beşte çıkıyorum. İş yerim Maslakta evim de Beşiktaşta yani motosikletle akşam trafiğinde bile ofisten ayrıldıktan en fazla yirmi dakika sonra evde oluyorum. Dün de öyle oldu, tabi küçük bir farkla. Dün saatlerin geriye alındığı ilk gündü(aldık ya Pazar günü bir saat geriye onu diyorum) Dolayısıyla hava erken karardı.
Ve bu bana hiç iyi gelmedi açıkçası.
Saat henüz erken olmasına rağmen kararmış gökyüzü eve sanki gece gelmişim gibi hissettirdi, üzdü daha da yorgun düşürdü beni. Daha da diyorum çünkü zaten gün boyu yorulmuştum. Bilirsiniz vücut değil kafa yorgunluğun bahsediyorum. Tüm gününüz diğer her gününüz gibi kendi ellerinizle harcanmıştır. Sabahtan akşama değin düşünüp durmuşsunuzdur acaba öyle mi yapsak, böyle mi olsa gibisinden, pek tabi hiç bir şey olmamıştır tek yaptığınız şey zaman öldürmektir, sonunda kazana dönmüş kafanızla dönersiniz sıcak yuvanıza.
Bu yorgunluk neticesinde uyumakla uyumamak arasında bocaladım bir süre. Sonra bir film koyup karşısında uyuyakalmayı planladım. Olmadı tabi.
Tam televizyonu video kanalına geçip indirdiğim filmlerden birini izleyecektim ki, kanallardan birinde bir mobilya reklamı takıldı gözüme. Markayı gizlemeye gerek yok. İkea reklamıydı. Adam, bir kendi kendi televizyon sehpanıza bakın bir de burdakilere diye sesleniyordu.
Bakın bakın bi ona bakın, bi buna.
Bi ona bakın, bi buna.
İşte o an göğsüme bir bıçak sapladılar sanki. Yanlış anlaşılma olmasın reklamın kötülüğünden falan değil hatta ilginçtir bence eğlenceliydi bile ve sehpalarda oldukça güzeldi. İşte canımı yakanda aslında bu oldu. Çok üzüldüm. Gerçekten çok fazla üzüldüm. İnanın reklamdaki İkea adamının dediği gibi bir reklamdaki sehpalara bakıyordum bir kendiminkine. Bir onlara bir benimkine. Üç saniye içinde gözlerim doldu desem yalan olmaz. Benimki nasıl toz tutmuş, nasıl eskimiş, nasıl bir basit duruyor anlatamam. Sanatoryumda ölmeyi bekleyen verem hastasından farksızdı zavallım.
Ama aldığımda böyle miydi? Tabi ki hayır. Bundan dört yıl önce kelimenin tam anlamıyla kıçım çıkmıştı onu almak için. Nasılda bir tarzı var gibi geliyordu o zamanlar bana.
İki yıl önce eskiyip rengi demode olduğunda bile sprey boyayı alıp onu bahçede boyamıştım mutlu mutlu. O zamanda güzel sayılırdı.
Hala da çirkin demeye dilim varmıyor ama gerçekten eskimiş ve zamanı geçmişti sehpamın.
Uyuma isteği falan uçtu gitti tabi o an. Televizyonu kapadım hemen. Kafamı dağıtmak için oyun oynamak istedim yakınımda da cep telefonum vardı. Onu aldım elime. Dokunmatik ekranımın kilidini zarif hareketlerle açtım ve kuşları geri çekip bırakmak için oyunu başlattım(herkes zaten biliyor ama bilmeyenler için yine de açıklayayım havada kalmasın, oyunda kuşları bir sapanla fırlatıp hedefleri vurmaya çalışıyorsunuz)
Bu seferde telefon üzdü beni.
1999 senesiydi ilk cep telefonumu babam doğum günümde aldığında. Nokia’nın kapağı değiştirilebilen, antenli, siyah beyaz ekranlı, içinde “yılan” oyunu olan dönemin güzel bir telefonuydu. O yılan oyununu unutalı çok olmuş... Oysa o dönem nasıl da heyecanla oynardık.
Pek severdik kendisini...
Şimdi getirseler tarihi eser diye müzeye verir arkasından da türlü espiriler yapmaya kalkarız.
Gitti canım yılan... O da eskidi.
Hayatta bir düşünce kalıbı içine girmeye görün arkadaşlar. Dün akşam tüm dünya gözümde bir anda eskimeye yüz tutmuş anlık ilüzyonlara dönüştü.
...
Bana küçük şeyler hep daha büyük bir şeyleri çağrıştırıyor...
Görece olarak evet bu içinde bulunduğumuz binaların çürüyüp yıkılmasına epey zaman var, ve evet eskiyen telefonumuzun, sehpamızın, kıyafetlerimizin, bilgisayarlarımızın yerine yenilerini de koyabiliriz.
Evet pek çok şey eskiyip yenisiyle değiştirilebilir.
Peki ya biz?
Biz eskidiğimizde ne olacak?
Sevdiklerimiz eskiyip öldüklerinde nasıl olacak?
Biliyorum...
Biliyorum bugün biraz olsun zaman ayırıp yanında olamadıklarımızı, yarın onlar buradan gittiklerinde sevmek aklımıza gelecek. Biliyorum o zaman diyeceğiz ki keşke şimdi burada olsalar da tüm vaktimi onlara harcasam. Biliyorum binbir farklı keder içinde boğulacağız onlarla bir tek saniye daha için.
Ama biliyorsunuz, öyle bir an bir daha olmayacak.
...
Çok varmış gibi geliyor bize zaman, savuruyoruz sağa sola fütursuzca...
Gördüğümüz halde beyazlayan saçımızı, kırışan tenimizi, gözlerimizin önünde ölüp giden kedimizi, köpeğimizi
Bildiğimiz halde bizim de herşey gibi eskidiğimizi
Yine de ölümsüzmüş gibi boşa harcayarak yaşıyoruz günleri.
...
Hala vaktiniz varken sevdiklerinize sıkıca sarılmanız dileğiyle
Bugünlük bu kadar.
Yarın görüşmek üzere.

0 yorum:

 

©Copyright 2011 Taboo | TNB