Pozisyon Hatası

13 Ağustos 2011 Cumartesi 1 yorum
Merhaba,
Gün sonu itibariyle aranızdan ayrılıyorum, evet bitti buraya kadarmış bundan sonra yokum. Kalın sağlıcakla...
Tamam tamam büsbütün gitmiyorum, bir haftalığına bodruma kaçıyorum sadece.
Uzatmayalım konuya geçelim bugün konumuz pozisyon ve pozisyon hatası.
İlk bakışta çok anlamlı bir başlık gibi görünmese de derinliği olan bir konu bu. Hazırsanız başlayalım.
Pozisyon nedir? Nerden mi çıktı? Rüyamda gördüm , ciddiyim sabah uyandığımda durmaksızın bunun üzerine düşünürken buldum kendimi. Tahmin ettiğiniz gibi cinsel içerikli bir rüya değildi(yani sanırım değildi, çok da emin olamadım şimdi) Herneyse uyandığımda kendi kendime pozisyon kelimesinin başka dillerdeki karşılığını aradığımı farkettim(sanki 80 dil biliyormuşum gibi oldu, yok öyle bir şey sadece 7 tane biliyorum) Derken boşver dedim yabancı dilleri Türkçeye dön. Döndüm. Pozisyon pozdan geliyordu. Poz duruş demekti. Duruş köküne ulaştığımda kelime birden ağırlık kazandı. Duruşun hem maddi hem de manevi bir anlamı vardı (böyle kelimelere bayılırım) Hem bir tarz stil tutum belirtiyor hem de postürü anlatıyor. Sonra birden, evrende herşeyin duruşlar pozisyonlar neticesinde gerçekleştiğini anladım. En fizikselden en soyut, uçuk fikre kadar herşeyin. Olmak ya da olmamak, yani herşey... herşey poziyonlara bağlıydı.
Güneşin poziyonu, Dünyanın pozisyonu, Ayın ve gezegenlerin pozisyonu sayesinde içinde bulunduğumuz şartlar gerçekleşti. Anne ve babalarımızın en başta bulundukları pozisyonlar onları bir araya getirmişti, biz de bu şekilde gerçekleşmiştik. Yaşamımızın başından beri içinde bulunduğumuz pozisyonlar bizi biz yapmıştı, zengin aile, fakir aile, serseri tutum, fazla ciddi yaklaşım, çalışkanlık, tembellik, çapkınlık, umursamazlık, çılgınlık vesaire... Herşey hangi pozisyonda olduğumuzla ilgiliydi. Yaşamlarımız da öyle.. hangi tutumda, hangi duruşta olduğumuzla...
“Hayat, çoğu kez kural koyucuların elleriyle yaptığı bir heykeldir.”
Birazdan daha rahat anlayacaksınız ne demek istediğimi.
Bakın durumu korkunç somut bir hale getirip şöyle düşünün;
Hayatı bronzdan yapılmış 40 metrelik bir kadın heykeli gibi farzedin, kızlar siz de erkek gibi düşünün. Neden bronz diye sorarsanız taştan diyemedim erkekler tahrik olurdu, demir de diyemedim bu sefer de kızlar aynı duruma düşerdi. O yüzden bildiğiniz bronzdan heykeller hayal edin.
Kollarını açmış ve gülümsüyor(size değil boşluğa doğru) ama bronz olduğunu, eğilip bükülemediğini ve hareket edemediğini unutmayın. Bu hatuna ya da adama nasıl sarılacağız?
Bizim istediğimiz şekilde olmayacağı kesin öyle değil mi? Bunu onun istediği şekilde yapmalıyız. Başkalarının varettiği hayat şartları işte orada duruyor, nerede olduğu belli. Demek ki ona her istediğimiz yerden sarılamayız. Hareket etmemiz ve pozisyonumuzu değiştirmemiz gerekiyor.
İşte bunu ya yapmıyoruz ya da yapamıyoruz, belki sadece içimizden gelmiyor hiç birşey yapmadan duruyoruz belki bu hayatın ölçüleri bizim istediğimiz gibi değil ve sürekli suratına atlayıp dudaklarına yapışmak isterken götüyle öpüşüyoruz. Pozisyonumuz yanlış... peki onunki mi doğru? Bence değil.
Belki siz de benim gibi sarılmak istemiyor olabilirsiniz o soğuk kadına, ki en büyük hakkınızdır, ne içeriği ne kapsamı size uygun değildir yani kısaca bu sizin istediğiniz bir hayat olmayabilir, ama topluluk içinde yaşayıp o topluluğun kurallarını dışlamak size büyük sıkıntı yaratacaktır. Şahsım adına diyebilirim ki bana yaratıyor da.
Peki bu bize dayatılan hayata sarılmak dışında ne yapabiliriz?
Pek tabi yıkabiliriz o heykeli, ve yerine “biz” yenisini dikeriz.
Ama tek başımıza değil. Tek başımıza onun tek ayağını bile kıramayız.
Bunun için gereken şey güç birliği, gereken şey, bir araya gelmek.
Gereken şey birbirimize sırtımızı değil, yüzlerimizi dönmemiz, birbirimizi tanımamız.
Bunun için gereken, herkesin aynı amaç için aynı pozisyona girmesi.
Bunun için gereken şey, bir “kompozisyon”
Aksi halde kedimizi kucağımıza alıp gitmekten ve başka bir hayat bulmaktan öte yapacak bir şeyimiz kalmayacak.
Görüşmek üzere.

1 yorum:

 

©Copyright 2011 Taboo | TNB