Başka Bir Dil

14 Mart 2012 Çarşamba 0 yorum

Bir şeyleri anlatmaktan daha yorucu ne var?
Yok, hiç bir şey yok ve ben epey sıkılıyorum bu işten. Bu kullandığımız iletişim türleri nasıl ilkel geliyor bana anlatamam.
Bahsettiğim şey genel, çok genel. Hatta o kadar genel ki neresinden başlasam bilemiyorum.
İşten güçten sevgiliden dosttan iletişime geçilen her ortamdan, her kişiden, her objeden bahsediyorum.
En başta ne sesin, ne de yazının hızı yetmiyor düşünceye. Düşünce almış başını gitmiş. Ona verileni eğip bükmüş çarpıp bölmüş bir karara çoktaaaaan varmış. Gel gör ki bunun bir de karşı tarafa anlatılması faslı var.
O kadar yavaş ki bu kısım çoğunlukla üşeniyorum harekete geçmeye.
Makinelerle anlaşmak ayrı yavaş insanlarla ayrı...
Bu gün yine merak ettim bir konuyu, oturdum başına bilgisayarın (sanki kalktığım var)internette bir şey arayacağım sözde. Ahey canlar ahey kim yazacak o anahtar kelimeyi de ardından entıra basacak. Zor.
Cidden zor çok, fena üşeniyorum.
Bankamatiğe gidiyorum aynı sıkıntı; Kırk saat soru soruyor bana; Ne istiyorsun? Ne kadar istiyorsun? Şu kadar versem olur mu? Ne bu kadar soruyorsun ki! Sohbet muhabbet istesem sana gelmem arkadaşıma giderim. Anla işte ne kadar ne istediğimi ben söylemeden.
Sene 2012 oldu teknoloji hala yerlerde. Dedim ya çok sinir oluyorum bu ilkelliğe.
Ben böyle her öğrenmek he yapmak istediğim şey için kırkbeş saniye ayırırsam yetişemem ki bu hayata.
İnsanlar için de durum aynı.
Mesela düşünün ki bir adam önümde oturmuş bir şeyler soruyor bana. Soruyu algılayıp işliyorum varsa cevabı yoksa olasılıkları hesaplıyorum fakat bunu anlatmaya üşeniyorum.
Neden? çünkü cevabı bulduğum anda o soruyla işim bitmiş oluyor. Sonrasında kim ağzını açacak da uzun uzun anlatacak...
Gerçi o kadar bencil değilim açıyorum ağzımı açmasına, fakat o kadar hızlı konuşuyorum ki kelimelerin yüzde sekseni daha ağzımdan çıkmadan can veriyor. Haliyle anlaşılmıyor tabi.
Ama anlaşılsın işte!
Çünkü daha çok şey var anlatılacak.
Zaman az, düşünce çok.
Bu hızda her şeye dakikalar ayırırsak ne olacak onca hikaye?
Bu arada anlaşılsın derken duyamadığınız kelime hakkında tahmin yürütüp anlamlandırın demiyorum. ...
...
Aslına bakarsanzı buraya kadar işin basit kısmından bahsediyordum. Asıl derdimse daha derin.
Artık diyorum ki;
Diyaloglar olmasın. Kelimeler olmasın.
Zira hızdan öte kelimelerin çok daha büyük sorunları var.
Yani tamam kullandım, görüldüğü üzere hala da kullanıyorum bu arkadaşları
Ama yetmiyorlar. Kifayetsiz kalıyorlar.
Bu keşfedilmiş, bulunmuş, üretilmiş, türetilmiş,yaratılmış kelimeler yeterli değiller. Anlatamıyorlar her şeyi.
Şimdi demek istesem ki;
Bir yanım şeytani öfke dolu, diğer yanım tanrısal sevgi.
Bir yanım ölü, öte yanım diri.
Aşığım yaşamaya, ondan nefret ettiğim gibi.
Söyleyin var mı bu durumun bir özel adı?
Hadi dalgaya vurup var diyelim.
Psikopatlık olsun adı.
Yeterli mi? Söylerken ağzınızın bir kısmı burukluk diğer kısmı tebessüm içermediği sürece,
Hayır değil yeterli.
Benim bir tezim var bu konuda. Bana kalırsa yaşamı olduğundan çok daha dar kalıplar içinde değerlendiriyoruz. Bu kalıplar tabi ki isimler.
İsimler gerçeği açıklayabilmek için asla yeterli değiller. Zaten farkındaysanız kelimeler birer sınır çizgisi. Neyin başlayıp neyin bittiğini gösteren farazi işaretler.
Ama hayat öyle bir şey değil. Burada her şey iç içe, her şey kıç kıça, dirsek temasında, alış veriş halinde.
Dolayısıyla isimler, kelimeler içi boş birer vazo. En güzeli, en değerlisi, en can alıcısı bile birer vazo. Çünkü herbirinin sınırları kalıpları var.
Yaşamsa kalıpsızdır.
Kendinizi tek bir kelimeyle anlatabilir misiniz? Ben yukarıda denedim üç satır çıktı ortaya ki o da kumsaldaki kum tanesi yoğunluğunda.
Hiç birimiz anlatamayız anlatamıyoruz da.
Ama içimizdeki isimlendirilemeyen o hisler bütünü bunu yapabilir.
Uzatıp konuyu bulandırmak istemiyorum aslında çok basit bir şey söylüyorum.
Yanlış dilde konuşuyoruz ve normal olarak kimse kimseyi anlamıyor.
Demek istediğim;
Anlayabilmek için gerçekleri
Kelimeleri terketmeli,
Duyguları okuyabilmeliyiz.
Hepsi bu.

0 yorum:

 

©Copyright 2011 Taboo | TNB