Transandantal

13 Temmuz 2016 Çarşamba 0 yorum

16 yaşımda, ki tam üniversiteye hazırlandığım dönem olur kendisi. Hayatımın geneline hakim olan o iki duygu zirveye ulaşmıştı. Tatminsizlik ve sıkıntı. Bilirsiniz bu ikisi yoldaştır. Birinin dediğine diğeri asla hayır demez. Durmaksızın besleyip gaza getirirler birbirlerini.
Bu arada, bu genel tatminsizlik ve sıkıntı hali hemen her şeye karşıydı. İnsana, çevreye, topluma ve tabi ki kendime.
Bir şekilde hayatın, ki ben de buna dahildim “daha fazla” olmasını istiyor ve bekliyordum. Daha fazladan kastım neydi diye sorarsanız belki daha dolu, daha anlamlı, daha yüksek demekti diyebilirim.
Ve bir arayış içine girdim. Matematiksel olarak kaçınılmazdır zaten. Tatminsizlik varsa arayış doğar.
Benimki de o ara doğmuştu.
Spiritüel bir arayıştı. Bir şekilde tatminsizliğimin dünyayla değil, kendimle ilgili olduğunu düşünüyor, kafamın içindeki bir şeylere müdahale etmek gerektiğini hissediyordum.
Bir gün dersane’den çıkmış yolda arkadaşımla yürüyorduk. Bir de baktım sağ tarafta bir binada “Transandantal Meditasyon Derneği” yazıyor. Tabelada telefon numarası da vardı. Hemen not aldım. Heyecanla eve döndüm. O dönem cep telefonu falan yoktu tabi. Eve gidip arayacaktım adamları. Gider gitmez de aradım. Dedim ne kadar kurs ücreti, süresi vesaire?
Çok ilgiliydi sağolsun karşıdaki kadın. Önce dedi, tanıtım toplantısına katılmalısınız. Sonrasında devam etmek isterseniz kurs şu kadar sürecek, ücreti de şu kadar. Reşit olmayanlar için ücret yok gibi bir şeydi. Tamam dedim kapattım telefonu. Dikildim babamın karşısına. Baba dedim ben meditasyon kursuna gideceğim. Tamam oğlum git dedi. Olley dedim, hemen en iyi arkadaşımı aradım. Oğlum dedim sen de gel mutlaka. İstenen para çok cüzziydi sonuçta. Tamam dedi o da.
O hafta, ilk toplantıya katıldık birlikte. İnsanlar yaşımız nedeniyle hiç de küçümsememişti bizi, aksine çok samimiydi herkes. Sungur Hoca sağolsun ikimize de nasıl yapılacağını öğretti transandantal meditasyonun. Mantrayı kullanıp nasıl birleşik alana ineceğimizi gösterdi.
Rahatlıkla diyebilirim ki, meditasyon yaptığım dönemler hayatımın en dingin ve huzurlu zamanlarıydı. Sonraları onu da abarttım tabi. Huyum kurusun hep yaparım. Normalde yapılması gerekenin çok üstü sürelere çıkmaya başladım. Sabah akşam 20’şer dakika olması gereken seansları 30-35’e çıkarıp günde 3-4 defa yapmaya başladım. Sonra daha da coştum. Yaz aylarında evden çıkmadan 6-7 seans devam edebiliyordum.
Çünkü güzeldi.
Burası değil, orası.
Gözlerimi açtığımda bulunduğum yerden hoşnut olmuyor, tekrar oraya dönmek istiyordum.
Kısa süre sonra bağımlı olmuştum. Orası tek ihtiyacım olan şeydi. Orada olmaktan başka bir şey gerekmiyordu.
Yok olmak gibiydi.
Bu Dünya’ya ait hiçbir endişe, kaygı ya da arzu yoktu orada. Hiçliğin ve her şeyin olduğu bir yerdi. Tatmin olmuştum sonunda.
Ve gittikçe kopmaya başladım buradan. Ki aslında olması gereken de oydu sanırım. Ama bu siktiri boktan Dünya’da o şekilde var olamıyordunuz. Kazanılması icap eden bir üniversite sınavı vardı önümde. Ki zerre kadar anlamı yoktu aslında. Sonrasında iş hayatı gelecekti. Para kazanma çabası. Kölelik. Binlerce sahte arzu ve getirdiği binlerce ızdırabıyla.
O zamanlar anlamıştım aslında. Sahiden anlamıştım. Hiçbir şey olmak zorunda değildim bu hayatta. Hiçbir işe yaramak zorunda da değildim.
Öte yandan burası... bu ülke, bu düzen... biri olmam için zorluyordu beni.
Telaş, gerginlik ve stres lazım diyordu.
Birilerinin yapılması gereken işleri vardı ve tabi ki o birileri o işleri yapmayacaktı.
Ödenmesi gereken borçlarımız ve bir şeyleri, bir şeylere yetirme çabamızla biz o işlerin altından kalkacaktık.
Velhasıl, bir bok yapmadan, ahanda burada oturup ömrüm boyunca meditasyon yapacağım diyemedim.
Keşke deseydim. Ama yemedi.
Bir şekilde azalttım meditasyonu. Sonunda da tamamen bıraktım. Ve uçup gitti o zamanlar hissettiğim bütün huzur. Gerektiği şekilde gelecek korkusu ve hırsla donandım. Girdim okula. Bitirdim. İş, güç bıdı bıdı derken de parçası oldum yine buranın. Olabildiğimce oldum demek daha doğru tabi. Zira daha çok araf’ta kalmış gibi hissediyorum kendimi.
Yani demeye çalıştığım boşuna dememişler yolu bilmekle yolda olmak farklı şeyler diye. Gerçekten farklı şeyler. Keşke bilmeseydim dediğim zamanlar oluyor tabi. Yolu bulamayıp hala arasaydım dediğim zamanlar. O zaman, burada olmak için bir mazaretim de olurdu hem. Ama şimdi yok.
Ve bilmemek için artık çok geç.
Komik olansa varolduğunu gördüğünüz bir şeyden asla tam olarak umudu kesememeniz.
Bir yandan hayıflanıyor bir yandan da gülümsüyorum. Hemen her günüm böyle geçiyor.
Çünkü hissedebiliyorum hala. Orada bekliyor.
Sabahları motosikletle işe giderken durup beklediğim bir yer var. Epey yukarıda. Barbaros bulvarının sonunda.
Ne zaman orada dursam sağ tarafımda kaldığını hayal ediyorum doğru yolun. Boğazdan sonra. Dağların ve denizin ötesinde. Çam ağaçlarıyla bezeli, kozalak kokan güneşli eski bir köy yolu gibi düşünüyorum onu.
Hayali bile iyi hissettiriyor.
Gidonu kırıp, o yöne dönsem yine kolayca bulabilirmişim gibi geliyor.
Şıp diye bütün bunları geride bırakabilirmişim gibi geliyor. Hafifletiyor.
Sonra yeşil yanıyor. Telaş içinde kornaya basıyorlar arkadan. Geç kalmayalım diyorlar. Tamam diyorum, peki. Kalmayalım tabi geride.
Basıyorum gaza. Dümdüz. Sapmadan. Saçma sapan bir yoldayım biliyorum. Tüm o hafiflik geçip gidiyor.

0 yorum:

 

©Copyright 2011 Taboo | TNB