Çok Koyu Gri

4 Temmuz 2016 Pazartesi 0 yorum

Budist mesellerde, aydınlanmanın hiç beklenmedik zamanlarda gerçekleştiği anlatılır.
Genellikle bir üstadla sıradan bir sohbetin ortasında, nehir kenarında suya bakarken, ya da yolda yürürken karşıdan gelen bir rahiple spontan gelişen bir diyalog sırasında.
Sıklıkla da bir cümlenin işitilmesi sonunda gerçekleşir.
Ki bu cümle kişinin daha önce duymadığı, hatta söylemediği bir cümle de değildir. Daha önce belki defalarca duymuştur ama sadece o an özündeki anlamı tam olarak idrak edebilir.
O anlam, anlatıldığına göre “gerçeğin” ne olduğuna dair bir bilinç kapısı açar insanda.
Yine yazılanlara göre, o saniye tüm taşlar yerine oturur. Kişinin aklındaki milyon tane düşünce bir anda anlamsızlaşıp kaybolur. Kişi huzur bulur.
Lise hayatımın tamamı, üniversiteninse ilk 3 yılı budist olarak geçmişti. Beni tanıyanlar o dönemler alkol dahi kullanmadığımı bilirler. Dört yüce gerçeği özümsemiş, sekiz aşamalı yola niyetlenmiş, çabalıyordum. Nirvana nihai hedefti.
Tabi o dönem İstanbul’da bir üstad bulup sohbet etmek çok olası değildi. Yolda yürürken keşiş rahibe de hiç rastlamıyordum. Nehir de yoktu. Dolayısıyla kenarında oturup suya da bakmazdım. En fazla deniz kenarında 4 şekerli çay içerdim. O da pek yardımcı olmazdı.
Peki nasıl ilerleyecek, nasıl aydınlanacaktım?
İlla Uzak Doğu’ya mı gitmem lazımdı? Belki evet ama öyle olmadı.
Öyle olmasına gerek de kalmadı zaten.
O dönem yaşadığım bazı şeyler içimi ruhumu yaşama ve insana dair korkunç bir öfkeyle doldurdu.
Tam tersi bir yola saptım. İstikrarlı bir şekilde de yürümeye devam ettim.
...
Biliyor musunuz iyi-kötü dengesiyle ilgili en güzel film bana kalırsa Yıldız Savaşlarıdır. Aydınlık ve karanlık taraftan bahseder ama insanların çoğu tam olarak anlayamaz. Tek bir saniyede insanın nasıl karanlık tarafa geçtiğini kimse kavrayamaz.
Ya da aydınlık tarafa nasıl geri dönemediğini.
Sanırım her konuda olduğu gibi bunu da bir tek yaşayanlar anlayabiliyor.
Çoğu izleyici için pek çok detay havada kalıyor. Onların gördüğü bir tek elinden yıldırım atan öfkeli, siyahlara bürünmüş adam.
...
15 yıldır ben de elimden yıldırım atıyorum aslında.
Ya da atabildiğim yerlerimden diyelim.
Öte yandan geçenlerde garip bir şey oldu.
Nehir kenarında değil. Bir rahiple konuşurken de değil.
Bowling oynarken. Evet korkarım benim ki pek öyle mesellerdeki gibi havalı da değil.
Sağ elimle topu sıkıca kavramış,olağanca gücümle kukalara fırlatıp rakibimi alaşağı etmeye çalışıyordum.
2 puan ben öne geçiyordum 5 puan o. Her boşa giden atışımda içten içe kendime küfredip farkedilmesin diye de sahte bir de gülücük atıyordum.
Yenmeliyim, lanet olsun yenmeliyim, daha iyi olmalıyım kaybedemem diyordum.
Derken daha ciddi oynamaya başladım oyunu. Nefesim düzenli, adımlarım dengeli, kolum yay gibi. Topu parmaklarımın arasında o kadar sıkı tutmuştum ki yüzük parmağım sonunda yara oldu. Ellerim, kollarım, sırtım leş gibi terlemişti.
Ama iyi atışlar yaptım. Ve sonunda farkı açtım. İyi açtım. Kapatılamayacak kadar çok.
Rakibime dönüp, zaferimin verdiği keyifle gülümsedim.
Bir yanlışlık vardı.
O da gülümsüyordu. Hem de içten. Sapşal yenildiğini anlamamış mıydı?
Sonra “Ne kadar hırslısın” dedi bana. Ama söylerkenki ifadesini görmeliydiniz.
O saniye tonlarca beton yığınının altında kaldığımı hissettim. Yer yarılsa da içine girsem dedim.
Huzuru, rahatlığı, çabasızlığı ve sahip olduğu barış altında ezilmiştim.
Baştan aşağı utanç dalgaları kapladı bedenimi. Parmak ucumdan kirpiklerime kadar.
İlk dalga, o zafere ihtiyaç duyduğum içindi. Açıkça muhtaçtım o zafere. O olmazsa yetersizdim. Azdım. İkincisi ise kendi zaferimin ötesinde, özünde başkasının yenilgisinden keyif aldığım içindi. Ezip geçmiş olmak, bencilce bir haz vermişti. Ki gerçekte kimseyi ezip geçmiş falan değildim. Sadece öyle sanıyordum. Sonuncusuysa oyunu ciddiye aldığım içindi.
Zihnimde bir savaşa dönüştürmüştüm durumu.
Acınası ve gülünçtüm.
Salondan ayrılıp dışarı çıktığımızda yaşama da aynı şekilde baktığımı anladım. Hayatı oluşturan her küçük parçaya güçler çatışması gibi bakıyor, yaşamın bana meydan okuduğu gibi bir sanrıya kapılıyordum.
Oysa hayat... sadece hayattı.
Bense kazanmanın sonu gelmez tatminsizliğine kapılıp mutlu olma ihtimalini bile unutuyordum.
Komik bir çaba içinde çırpınıp dururken, rakibim beni bütün seviyelerde çoktan alt etmişti. Çünkü savaşmıyordu. Ben savaşıyordum. Hem de gerçekte olmayan düşmanlarla.
O gün utandım. Çok utandım. Ardından pişmanlık da geldi. Ki o da vurucuydu. Neyse ki bittiğinde hafiflemiştim.
Aydınlandım ben diyemem. Yok artık. Ama siyahım biraz daha açıldı sanırım.
Kimbilir belki bundan sonra daha farklı olur.
Belki Dünya’yı düşmanım gibi görmekten vazgeçebilir, yaşamaya başlayabilirim.
Ve geçmiş. Yolu yok ama evet isterim. Keşke geri alabilseydim zamanı.
Önce o muhteşem ve bir o kadar yersiz atışlarımı. Ardından 15 yılın hatalarını.

0 yorum:

 

©Copyright 2011 Taboo | TNB