Güneşli Bir Sabah

4 Nisan 2016 Pazartesi 1 yorum


Karanlığın nasıl yavaş yavaş ruhumuza hakim olduğunu anlayamıyoruz. Normal sanıyoruz kendimizi. Geçiş yavaş olunca insan anlayamıyor kendisine ne olduğunu. Sonra bir bakıyoruz. Hoop. Çoktan ele geçirilmişiz bile. Bu ele geçirilme konusunu mistik olarak algılamayın. Psikolojik tarafından bahsediyorum. Depresyon, mutsuzluk, sıkıntı gibi etkilerden.
Dün spor salonundan çıkıp eve yürürken farkettim durumu.
Son tatil günü. Öğle vakti. Saat hiç istemesem de geçiyor beni pazartesiye taşıyordu. Spor salonunun kapısından çıktım ve ofis, iş, güç, takım elbise dedim kendi kendime.
Offf.. of.
Yaralı bir hayvan gibi homurdandım ister istemez. İş yerinin kötü ya da sıkıcı oluşu değil mesele. Ama kabul edelim hangi iş yeri sokaklardan daha güzel ki. Açık havadan, bulutlardan, denizden, dağdan daha güzeli var mı.
İpi olsa da tutsam zamanı dedim içimden. Gücüm kuvvetim yerinde salmam bırakmam. Kaçmasın, geçmesin, uçup gitmesin istedim. Sonra ağaçların arasından güneş vurdu yüzüme. Nedense biraz daha hafiflemiştim. Sonra baktım ufak ufak şiir yazmaya başlıyorum kafamda. Ağzımda yine vurgulu yüksek kelimeler. Methiyeler diziyorum güne güneşe.
Gülümsedim. Aklıma Orhan Veli’nin Güzel Havalar şiiri geldi. Güzel havalar. Güzel havalar tüm canlıların üzerinde aynı etkiyi yapıyor sanırım.
Altın top yukarıda beliriyor ve diyor ki; Hadi yaşa. Ye iç seviş. Bir olta al in deniz kenarına. Bir yelkenli bul açıl bilinmeze. Doldur depoyu vur kendini yola. Uzaklarda bir balıkçı kasabası keşfet. Soğuk bir bira iç rüzgarlı yeşil tepede. Toprağa bas. Suyu hisset. Uyu cır cır böcekleri eşliğinde.
Gerçekten yaşamak nasıl bir şeydi acaba? Nasıl bu hale geldi sonra? Bunu nasıl yaptık kendimize? Terazinin ayarını nasıl böylesi kaçırdık? Bir çeşit ihtimaller okyanusunda kaybolduğumuzu, boşa yelken açtığımızı. Bir gelecek planımız olmadığını. Sadece günü kurtardığımızı bilmenin yükü cidden çok ağır.
Bir günün diğerinden farkının olmayışı. Akşam olsun diye güne başlayış. Haftada 2 gün yaşayıp 5 gün idare ediş. 2 hafta tatil için koca yıl sabrediş...
Neyse ki Güneş dokunuyor. Kucaklıyor.
Kucakladığı her şeyi de ayırt etmeksizin iyileştiriyor. O zaman anlıyorsunuz aslında hasta olduğunuzu. İyileşmeniz gerektiğini.
Şimdi hiç güneş görmüyorum. Bir tek binaların camlarından yansıyıp gözüme girenler var. Ama olsun o da güzel. Demek ki birileri altında ruhunu iyileştiriyor. Bunu bilmek hoş.
Az önce kahve makinesinin yanında camdan dışarı bakıyordum. Şişko bir güvercin de bana bakıyordu. Bu kadar sembolik olmaz oğlum dedim. Git hadi şuradan.
Çıkamam biliyorsunuz di mi buradan. Dışarıda kaldığım dakikanın hesabını sorarlar sonra.
Sonra. Sonra. Sonra. Hep sonra. Sonra ev kredisini nasıl öderim?
Mutant piliçleriz biz. Küçücük kafeslerinde antibiyotikle, suni yemle beslenen. Kanadımızı açıp boyumuzu görebileceğimiz bir alana bile sahip değiliz. Sıkış tepiş kimsesiz.
Ömründe doğal hayat nedir bilmemiş sirk ucubeleriyiz. Ayakkabı giymiş tekerlek çeviren maymunlarız. Sahiplerimiz doysun onlar eğlensin diye varız. Değersiz ve harcanabiliriz.
...
Ya da özür dilerim. Kendi adıma konuşmalıyım. Belki sadece ben öyleyim.
...
Gün güzeldi Pazar. İçip sohbet ettik bahçede. Işık aydınlattı ruhumu bir parça. Derken battı güneş. Bitti Pazar. Soğudu bahçe. Ellerim yine çok üşüdü.
İçeri girdim. Küçük odaya gittim. Ütülü bir pantolon bir de gömlek çıkardım. Astım dolap kapısına. Küpelerimi çıkarıp beş gün yatacakları kutularına geri koydum.
Sıcak suyu açtım. Köpürttüm üç günlük sakallarımı. Telkin ettim kendimi . Yumuşattım, yola getirdim bedenimi, ruhumu, isyanlarımı. Bakmadıkları sırada kesip attım hepsini. Lavabodan akıp gittiler.
Işıkları kapatıp, yatağa uzandım. Kayboluşun kollarına bıraktım kendimi.
Güneşli bir sabaha, karanlık bir geleceğe uyandım.

1 yorum:

 

©Copyright 2011 Taboo | TNB