Genç Batu'nun Acıları

9 Şubat 2016 Salı 0 yorum

Pazartesi Salı Çarşamba Perşembe Cuma
İki gün tatil
Pazartesi Salı Çarşamba Perşembe Cuma...
İki gün tatil
Pazartesi Salı... böyle devam edip gitti.
İlk okul ikinci sınıfa gidiyordum yatağıma uzanmış uykuya dalmadan önce. Beni bekleyen çalışma günlerini hesaplıyordum.
İçinden çıkılır şey değildi. Henüz ilkokuldu, ardından ortaokul ve lise gelecekti sonra olursa üniversite. Beş gün okul, iki gün tatil. Beş gün okul iki gün tatil. Yine de bitmiyordu. Babamı düşündüğümü hatırlıyorum o gece; Beş gün iş iki gün tatil, beş gün iş iki gün tatil. Ve daraldım. O yaşta bir çocuğun daralabileceği kadar daraldım belki daha fazla. Ve yaşamımın ilk panik atağını o zaman geçirdim.
Yine bir gece sonsuzluğun ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Bildiğim tek şey uzaydı ama onu da kavrayamıyordum. Karanlık bir yer işte. Sonu yokmuş diyorlar. Garip bir şeydi anlamak istiyordum. Tavanıma bakıp bir daire çizdim üstünde, sonra daireyi daire yapan o çizgiyi kaldırdım. Ama hiç bir şey kalmamıştı ortada, boş tavan duruyordu karşımda. Böyle olmayacaktı. Başka dedim başka ne var sonsuz olan.
Sayılar vardı. Sayıların sonu yoktu. Yanyana ardı ardına tavan duvarına rakamlar yerleştirdim, 96746593636482927648329392749274928...
Satırlarca.
Satırlar bitti hep bir alta geçtim. Sonunda tavan bitti. Duvara geçtim. Duvar bitti. Yere geçtim. Her yeri zihnimde raklamlarla doldurdum. Daraldım ama durmadım. Tavan, taban, yer, duvar, ev, bina, semt, şehir, ülke, gezegen ve uzay... Her yeri doldurabilirdim rakamlarla ve yine de bitiremezdim. Devam ettim. Doldurdum doldurabildiğim her yanı onlarla. Sonra durmak zorunda kaldım sonu gelmiyordu. Bir isim koymak istedim yaptığıma. Ne olacaktı yarattığım sonsuz sayının adı? Batukentrilyarmaksimilyon mu? Yoksa başka muhteşem bir isim mi? Sonsuz sayıya bir isim bulmaya çalışıp yine panik atak geçirdim. O günden sonra sayılardan hep nefret ettim. Bugün bile aynı nefret içimde. Onlardan hep korkarım. Sayılardan, sonsuzluktan... Adamı tüketirler, bitirirler, canlı canlı yer ve tükürürler. Babamın bana saatleri okumayı öğretmeye çalıştığı günü çok net anımsıyorum. O lanet ahşap duvar saatinin üstünde peşi sıra siyah rakamlar duruyordu. Ve hayır bu oyunun bir parçası olmayacaktım. Söylemeyecektim kaçı kaç geçiyor. Tüm rakamların canı cehennemin en derin köşesine. Adam delirmişti o gün, herif söylemiyordu saat kaçtı.
Birgün yine bir belgesel izliyordu bizimkiler evde. Dünya, Güneş, Samanyolu, Galaksi konulu. Programın sonunda konuşan adamın sakin ve tok sesini hiç unutamıyorum. “Dünyanın sonu ya Güneş büyüdüğü için gelecek ya da Güneş küçüldüğü için”. Büyürse Dünya’yı yakıp kavuracaktı, küçülürse donacaktık.
Tek bir şeye değil bir kaç şeye canımın sıkıldığını hatırlıyorum; Önce hesap yaptım. Sorun yoktu. Benim yaşamım boyunca olması imkansızdı. Dünya benden sonra yokolacaktı. Yine de huzursuzluğum geçmiyordu. Farkettim ki beni kedere boğan şey yaşamın sona ermesiydi benim sona ermem değil. Ne yani kimse mi olmayacaktı artık? Hiç kimse mi koşmayacaktı yemek yemeyecekti? İnsan kendinden sonra ki yaşamı neden umursar mantıklı bir açıklamasını bilmiyorum. Belki içgüdüseldi. Bilmeden gelecekteki çocuklarım için üzülmüş olabilirim. Ama şu var ki katlanamıyordum;
Ne yani evrende hiç mi ses olmayacaktı? Konuşmalar, gülüşmeler, şakalar, bağırmalar...hiç biri mi olmayacaktı?
Sessizlik... mutlak sessizliği hayal ettim... Çıt çıkmamasını. Sonra bir tek geride benim kaldığımı ve sonsuzluğa seslendiğimi. Merhaba diyordum. -Burdayım –Kimse yok mu? –Heyyy!
Cevap yoktu çünkü duyan yoktu. Yaşadığımın bir kanıtı olması gerektiğini ilk orada hissettim. Yaşıyor olmak yetmiyordu. Kimse yokken nasıl kanıtlanabilirdi ki burada olduğum?
Kimse olmadan, kimse duymadan, ben de kimse olamazdım.
Ebedi sonsuzluğun ortasında tek başıma gerçekten var sayılır mıydım?
Yalnızlık.
Peki ya yalnızlık neydi? Onun hakkında şimdi kitaplar yazarım.
Ben o yaşlarda eşelemeye başladım varoluşun toprağını. Öğrenebileceğim her şeyi mutsuz olmak pahasına yine de öğrenmek istedim.
O yaşta başladı genç Batu’nun acıları.
Batu hep biraz sıkıntılı, hep biraz üzgün, hep biraz mutsuz.
Ama sorun değil olduğu şeyi o çoktan kabul etti. Biliyor ki hep merak etti, hep kendi kaşındı.

0 yorum:

 

©Copyright 2011 Taboo | TNB