Sen?

20 Temmuz 2013 Cumartesi 0 yorum



Herkese merhaba,

Uzunca bir aradan sonra tekrar bir aradayız. Yazı adını vermeyeceğim okuyucu bir arkadaşımın sorusu üzerine yazılmış olup sorunun özeti şudur;
“Uzun süreli bir ilişki içindeyim. Onun bana karşı hataları olmasına rağmen ben onun hoşuna gitmeyen şeyleri asla yapmıyor. Bende sevmediği yanları mümkün olduğunca törpülemeye çalışıyorum. Sürekli onun istediği şeyleri yapıyoruz.  Son dönemde artık neyi sevip sevmediğimden bile emin olamıyorum. Kendimi çok yorgun hissediyorum. Ne yapmalıyım?" 
Cevap kısa. Kendin değilsin. Kendin ol.
Sanırım bunu biraz açmam gerekiyor.    
Öte yandan “insanın kendi olması” o denli derin, o denli ucu bucağı olmayan bir konu ki buraya başı sonu belli, anlamlı ve görece makul uzunlukta bir yazı yazabilmek hemen hemen imkansız.
Yine de biliyorum ki denemekten başka çarem yok.
Başlayalım.

Sakın ola bildiğinizi sanmayın, siz kimsiniz.
Bilmediğinizi biliyorum. Oran olarak milyonda birinizin kendini gerçekten bildiğini, tanıdığını düşünüyor ve görünüyorum. Çünkü yaşayan, nefes alan, diğer insanlarla etkileşim içine giren “normal” organizmalarsınız. Bilmiyorum belki bazılarınız normal dediğim için sevinmiş ve dahası kendilerini güvende hissetmiş olabilirler. Bana kalırsa normal iyi değildir… hatta bana kalırsa… “normalin canı cehenneme”.
Her neyse…
Burada önemli nokta “etkileşim”. Etkileşimse çok geniş bir kavram… Birinin elini sıkmak, merhaba demek, dolmuşta şoföre para uzatmak, bir sevgili edinmek, birlikte yemek, sevişmek, öpüşmek aklıma ilk gelenler bunlar ama siz listeyi sonsuzluğa değin uzatabilirsiniz.
Diyebiliriz ki etkileşim sizin, tek başınıza yapmadığınız her şeydir. Tabi ki etkileşimin dereceleri var ve bu derecelere bağlı olarak bizler üzerindeki etkileri de hafiften ağıra doğru değişiklik gösteriyor. Örnek verecek olursak dolmuş şoförüne para uzatmak “düşük seviyeli” bir etkileşim çünkü para alış verişi “karakterimiz” üzerinde fazlaca bir “fedakarlık” gerektirmiyor. Diyebilirsiniz ki fedakarlık nerden çıktı. Hemen söyleyeyim; Bizler gün içinde durmaksızın bir şeyleri feda ederek hayatta kalan canlılarız. Yaşarken her an seçimler yapmamız gerekir. Bu seçimler sonucundaysa, bir şeyleri başka bir şeylere değişmek durumunda kalırız.
Değişim durumlarında bizler için öncelikli olan şeyleri olmayanlara değişiriz. Hayat aslında bu kadar basittir. Fakat hayatın basit oluşu seçimleri doğru(kendimiz için faydalı) bir şekilde yaptığımızı düşündürmesin size. Maalesef öyle yapmıyor muhteşem şekilde saçmalıyor ve feda edeceğimiz şeyleri mantıklı bir şekilde eleyemiyoruz.
Ne demiştik?  şoföre para vermek… evet şoföre para vermek düşük seviyeli bir etkileşimdir.
Etkileşim seviyelerinin belirlenmesinde feda ettiğiniz karakter özelliklerinin temel alındığını sanırım anlamışsınızdır.  Yani buna bağlı olarak diyebiliriz ki bir iş yerinde çalışmak, yüksek seviyeli bir etkileşim türüdür çünkü çevrenizdeki insan sayısı artışına bağlı olarak, topluluğa uyum sağlamak ve “hayatta kalabilmek” için daha fazla karakter özelliğinizi feda etmeniz gerekir. Basitçe denebilir ki içinizdeki maceraperesti, coşkuyu, isyankarı bastırmanız ve gülümsemeniz gereklidir.
Patronunuzu ya da çalışma arkadaşınızı dövmek istiyor ya da abartmayalım basitçe istifa edip defolup gitmek istiyor olabilirsiniz…
Yapamazsınız. Neden? Çünkü biliyorsunuz ki ev kredisinin taksitini diş perileri yastığınızın altına bırakmayacak.
 İlişkilerde böyledir. Bir birliktelik içine girdiğiniz anda, bakın anda diyorum bir hafta, bir ay, bir yıl sonra değil “o anda” siz “tam” anlamıyla artık siz değilsinizdir. Tüm karakter özellikleriniz, tüm seçimleriniz hemen hemen tüm planlarda değişmeye başlar. Söz gelimi daha önce kendinize ayırdığınız zaman artık “bir tek” sizin değildir. Ve bu şekilde değerlendirilmesine artık  “izin verilmez.
Hayır efendim olmaz!!!
Bu kadar kitap okunmaz, bu kadar spor yapılmaz, bu kadar film izlenmez diğer arkadaşlarla bu kadar sık görüşülmez.
Görünüşünüz bile artık bir tek sizi temsil etmez.
O sakal bu kadar uzun, ya da bu etek o kadar kısa olmamalıdır.
Bu kadar dediğime de bakmayın, bunların çok ya da az oluşuna vurgu yapmak istemiyorum.
Ki yapamam da, çünkü bu azlığın çokluğun tek ölçütü ihtiyaçtır. Ben neyi ne kadar yapmak istiyorsam o şeyin o kadarı gereklidir,  buna benden başkası yorum yapamaz, müdahalede bulunamaz.  
Daha doğrusu işin aslı budur.
Ama yemez…
Maalesef yemez. Neden yemiyor peki? Neden kendimize müdahale ettiriyoruz?
Kaybetmek istemiyoruz yanımızdakini, Biliyoruz ki onun hayatımıza dahil olduğu bir yaşam, olmadığı bir yaşamdan daha güzel. Bir nefesin, bir sıcaklığın, bir dokunuşun oluşu… olmayışıyla karşılaştırılamaz bile.
Yanii…
Ofislerde para için, sevgililerimizin yanında terkedilmemek için, toplum içindeyse dışlanmamak için bizi biz yapan değerlerimizi bırakıyoruz. Kendimiz olmak şöyle dursun.
Bu uğurda hiç düşünmeden, hesap kitap yapmadan,
Kendimizi başkasına değişiyoruz.
Diyenler olabilir tabi, neden kendimizi değişiyor olalım ki? Bu karşılıklı bir “özveri” değil mi? O da belli özelliklerinden feragat ediyor bende?
Bakın yukarıda özveri yazdım fedakarlık değil. Bazı çevreler özveri ve fedakarlığın farklı olduğunu; özverinin özden, yani sınırsız olan iç kaynaktan kopan ve karşılık beklemeden yapılan bir davranış olduğunu fedakarlığınsa kar amacı güderek feda edilen bir niteliğin sonucu olduğunu savunur.
Aslında benim gözümde de bu ikisi gerçekten farklı kavramlardır fakat özveri insana dair değildir. Hele hele bir ilişki içinde asla kullanılamaz. Yani yarın öbür gün bir uzaylı gelir de size özveride bulunacağım Dünyalılar derse eyvallah, onu bir oturup düşünürüm ama bu kelime insana yakışmıyor. Net söylüyorum; karşılık, kar, fayda beklemeden yapılmış erdemli insan davranışı tarihte görülmüş değildir. Uffacık bile olsa kişi yaptığı davranışın ardında bir fayda sezmiş ve yapmıştır.
Kaldı ki ben ilişki düşmanı falan değilim. Yapabiliyorsanız yürütebiliyorsanız ne güzel, özverili bir ilişkiniz varsa harika!
Ama yok.
Olsa bana bu kadar soru sormazsınız zaten. Yok efendim ben ona hiç karışmıyorum da o beni böyle böyle boğuyor, yok efendim bakımlı olmadığımı söylüyor durup durup laf sokuyor.
E siktirsin gitsin bulabiliyorsa daha bakımlısını o zaman? Ya da ne bileyim sen siktir git?  
-Yok gitmesin ben onsuz yapamam.
İşte bu durumda bana geliyorlar.
Lütfen ikiniz de siktir olup gidiniz şeklinde haykırasım geliyor. Yine haykırmıyor insan gibi açıklıyorum. İnsanın kendi olması çok zor bir iştir. Araya duygular girer, kurallar girer, alışkanlıklar girer daha sayamadığım türlü naneler girer. Tamamen arınmak, etkileşimleri minimuma indirmek gerçekten muazzam zordur. Ama uzlaşmak diye tabir ettiğimiz,  anlaşmak, ortak yol bulmak diye tanımlanabilen bir başka durum söz konusudur ki tarz olarak size yakın insanlarla yapılması muhtemeldir. O yüzden çok rica ediyorum kendinize yakın insanlarla birlikte olmaya çalışın.
Örnek verecek olursak ben çıplak oturmayı seviyorum, eski bir sevgilimse bu konuda çok hassastı. Batu don giy, don giy, şort giy, şort giy, onu giy, bunu giy susmak bilmezdi. Ha kız haksız mıydı? Yo değil. Ama ben de değilim çıplak olmak benim vazgeçilmezimdi. Ben buydum gizlenmiyordum ortadaydım.  
İlişkimiz benim çıplak varoluşum ve bu varlığımda ısrarım yüzünden kısa süreli oldu. Peki olmasaydı? Peki ben don giyseydim nasıl olacaktı? Zorlama olacaktı, yorulacaktım ve en önemlisi o kişi ben olmayacaktım.
Aklımı başımdan alan, onlar için yaşamımı dahi feda edebileceğim kadınlar tanıdım. Buna değerlerdi. Ama hiç biri için beni ben yapan özelliklerimden vazgeçmezdim.
Gerçek şu ki;
Kafa tutacak gücünüz yoksa toplumun değer yargılarına.
Yaşlandığınızı görüp bilip yine de meydan okuyacak cesaretiniz yoksa yatağın boş yarısına,
Evde yankılanan sesinize.
Sindiremiyorsanız en yakınınızın küçük bir kedi oluşunu,
Ve kabul edemiyorsanız yalnız olmayı, yanlışla birlikte olmaya   

Sanmayın ki siz kendinizi tanır, bilirsiniz.
Bunca yıl aynada seyrettiğiniz…

Kabul edelim siz sadece hayatta kalabilensiniz.
Mutlak yalnızlığı tadıp, parıldayan gerçek gözlerinizi daha önce hiç görmediniz.

 

0 yorum:

 

©Copyright 2011 Taboo | TNB